Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Yakaza: Anasayfa arrow Hikaye arrow Sütlaç... Süt... Sü...
Sütlaç... Süt... Sü... PDF Yazdır E-posta
Pazar, 11 Mayıs 2008
Sample ImageAnne korkuyorum, dedim. Ya orada kaybolursam, ya beni kaçırırlarsa… Hem ne de uykuluydum. Ben ki bu yaşıma kadar -bu arada yaşımı söyleyeyim altı, yetmiş üç aylıkmışım okula yazılırken okulun müdürü öyle söyledi- istediği zaman kalkan, istediği zaman yatan ben, erkenden kaldırılmaya alışamadım… Çapaklı gözlerimle direnmiştim anneme, yüzümü yıkatmamak için… Düğmelerimi çekiştiryordu, bir yandan da gülerek mi konuşuyordu benle, yoksa yüzünü bazen yana çeriyordu da arada ağlıyor muydu? Uykulu uykulu anlayamadım. Ben ağlıyorum ya belki o da ağlar, gitmeyecem işte oraya gitmeyecem… Ama annem kararlı:

— Gideceksin. Yoksa nasıl doktor olacaksın.
Ben yine gözlerimi kısıp dudağımı büzdüm.
— Sanki okula gitmeden doktor olamam mı?
— Olamazsın.
— Okula giderim de ama buraya gelmeyeceğim ki bir daha, yurtta kalacağım. Siz beni
atıyorsunuz. İstemiyorsunuz.

Bunları dememle birlikte annem yüzünü çevirdi. Ne mi yaptı? Ağladı, evet ağladı bu sefer anladım. Sesi fazla gelmiyordu sadece, bizim şımarık kedi Efendi’nin yavruları gibi inliyordu.
Bu ızdırabı babamın sesi bozdu. Ayakkabılarını giymiş kapıdan sesleniyordu.

— E hadi! Araba bekliyor dışarıda.
Annem anlaşılmaz bir sesle:
— Hadi bakalım gidiyorsun, dedi.

Beni neredeyse boylu boyunca sarmış –neden benim elbiselerim hep büyük ya- mavi önlüğüm, sırtımı kamburum varmış çıkaran bu iğreti çanta, anlaşılan benim yıllar sürecek maceramın tanığı olacaklardı. Ben büyüdükçe onlar küçülecekti, ben umutlarıma yaklaştıkça onlar benden uzaklaşacaktı. Babamın elini tutarken yüzündeki ifadenin ne olduğunu çözmek çok zordu oldu. Acıma, gurur, korku, cesaret bunların hepsini vermek isteyen bu bakışlar bana anlatılmaz, açıklanamaz bir cesaret verdi. İki parmağını anca kavrayabildiğim elini sıkıca sarıp “Hadi baba” dedim ve kocaman bir adım attım kapıdan. Belki büyük bir adım değildi ama bana öyle geldi. İçimi ele sığmaz bir cesaret kaplamıştı. Bahçeden çıkarken elimden çekiştiren babamın yanında anneme baktım. Şimdi de o ele sığmaz cesaret gitti, yerini hüzün aldı. Ne değişken duygularım var benim. Üff!.. İnsan hep böyle midir, ya büyüyünce hep üzgün ya da hep mutlu mu olur? Daha kapının ağzındayken ne de cesaretliydim. Şimdi evimin bahçesinden çıkmadan içimi yine bir korku kapladı. Yurtta kalacağım artık. Evime ne zaman gelirim kim bilir. Kazım’ın kardeşi Şükrü’yle bir keresinde köyün boynunu gümüş bir kolye gibi saran ırmağın karşısına, tahta köprüden nasıl da korkarak geçmiştik. O uslanmaz, maceracı çocukluğum ne uzak yerler görmek istiyordu. Ne bilirdim ben derinliği, kısacık bacağımın yarısına gelen ırmağı geçip oynadığımız yerden daha uzak yerler olduğunu.

Okuyacağım kasabaya geldik. Of, yaşamak bu kadar zor mu? Ben nasıl kalırım aylarca bir okulun yurdunda. Annemin yemekleri olmadan nasıl karnımı doyurabilirim. Sırf keyfimden, en ufak bir isteğimi yerine getirtmek için oluşturduğum savunmam “ağlamaktan” nasıl vazgeçerim. Nasıl isteklerimi yerine getirecek bir anne cesareti bulabilirim orada. Kim yardım eder bana? Üstüme üstüme gelen bu boğucu kalabalıkların arasından babamla yürürken bunlar geçiyordu aklımdan. Gözlerim büyüdükçe büyüyor, avucum daha da küçülüyordu. Eğer arasında babamın parmakları olmasa, tırnaklarım elimi göz göz izlerle dolduracaktı. Babam fark etti mi acaba korktuğumu? Etmemiştir, etse bana öyle gülümseyerek bakmaz.

Okuyacağım sınıfa, babam yanımdayken girdim. Ders başlayalı bayağı olmuştur herhalde çünkü bütün çocuklar sıralarda oturuyorlardı. Nasıl da hepsi birbirine benziyor. Mavi önlüklü, bellerini yaşlı bir dede gibi bükerek önlerindeki sıraya eğmiş, gözleri olduğundan fazla açık, daha sahip olamadıkları alın kırışıklıklarını belli belli belirsiz çıkarmaya çalışarak, alttan yukarıya doğru büzülmüş ağızlarıyla oturuyorlardı. Şu an ben de mi öyleyim acaba. Yüzümü kafamda hayal edip öyle olduğumu anladım. Yanaklarım kızardı birden.

Kapıdan girer girmez bir kadın karşıladı bizi. Anneme hiç benzemiyordu. Bana bir değişik göründü. Ne bileyim; sanki erkek gibi bir takım elbise giymişti. Lacivert bir takım, hem pantolonluydu. Ceketinin içinde geniş yakalı güzel bir beyaz gömlek nefes alıyordu. Ben maviyi, beyazı, pembeyi yani açık renkleri severim. Niye herkes o renkteki kıyafetlerden giymez. Keşke bu kadın da öyle giyinseydi. Okulda tanıştığım ilk kişi o. Belki bu kadar korkmazdım okuldan. Zaten üzerimdeki mavi önlüğü pazarda annemle alırken çok beğenmiştim. Ne güzel de mavi. Gökyüzünün maviliğinde dalgalanan uçurtmam gibi. Şimdi ben de mavi önlüğümle buralarda dalgalanıyorum. Sanki babam da uçurtma uçuran bir çocuk ve benim kolum uçurtmanın ipi. Şimdi, beni buralarda uçuruyor. Babam o kadınla konuştu, sonra kadın bana doğru eğilince neden sonra öğretmen olduğunu anladım. İçime bir ürperme doldu. Korktum. Eğildi, elini başıma koydu. Ben babamın bacağına doğru sindiğimi sonradan fark ettim. Ama nasıl da sıcak gülümsüyordu yüzüme. Dişleri bembeyazdı, aynı gömleği gibi. Beyaz güzel renk. İnsana huzur veriyor. Sonra bana: “Ben senin öğretmenin olacağım.” dedi. “Adım, Vildan. Hadi bakalım, arkadaşların gibi sen de bir sıraya otur.”

Sample Image

Sınıfa baktım. Arkadaşların dediği çocukların hiç birini de tanımıyordum. Bunlar benim nereden arkadaşım olacak ki diye iç geçirdim. Şükrü var benim arkadaşım; ama o benden daha küçük. Okula gitmiyor. Ben okula gidiyorum. He hee. Ondan daha bilgiliyim. Şurada neredeyse beş dakikadır sınıftayım hem. Kendimi bir an daha büyük bir insan gibi hissettim. Sonra köye gidince Şükrü’ye burada yaşadıklarımı anlatır bir güzel hava atarım diye düşününce sevincim bir kat daha arttı.

Şimdi yüksekçe bir yataktayım. Ben hep yerde yatardım. Ranza mı diyorlar ne onun üzerinde kendimi düşecek gibi hissediyorum. Ayaklarım nasıl da ağrıyor. Koca bir gün geçti ve ben çok yoruldum. Ama hiç uykum yok. Ellerimi, boynum ve göğsüm arasında yumruk yapmış, içine sinmiş bulunduğum yatağı yadırgayarak ve köyümü, annemi düşünerek sessiz sessiz soluyorum.

Bütün gün o kadar çok şey yaşadım ki… Ama şimdi hepsini unuttum. Öğretmenimizin yüzü bile aklımda değil. Ama adı, garip bir şekilde adını unutmadım. Neden acaba. Vildan, adı Vildan’dı. Bir de şu sütlaç var ya onu hatırlıyorum. Ne güzeldi o sütlaç. Öğlen yemekte vermişlerdi. Zaten gün boyu da ondan başka bir şey yemedim. Yemekleri annemin yemeklerine benzemiyor. Ağlayıp istediğimi yaptıracak annem de yok yanımda. Ben yapamam buralarda. Giderim. Yarın gideceğim. Sabaha kadar uyumayıp, sabah erkenden anneme koşacağım. Burada yurtta annemden uzak kalmak istemiyorum. Yemekleri bile annemin yemekleri gibi değil. Sadece sütlaçları iyi. Sütlaç… Süt… Sü…

 

TURKCES 


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1600 | Yazdır | E-posta

  Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

Son Güncelleme ( Pazar, 11 Mayıs 2008 )
 
Sonraki >