Adam berbat bir yerde yaşıyordu. Kırık bir sandalyesi ve öğrencilik yıllarından kalma birkaç kitabıyla sığındığı iki odalı bu köhne bodrum katında günlerini geçiriyordu. Sabahın, evi loş bir havaya bürümeye ancak yetecek az bir ışığını alan küçücük, bir yanından kırılmış penceresinin altına serdiği eski bir kilimin üzerine oturmuş bekliyordu. “gelmeli, mutlaka gelmeli..”
Kaç zamandır berbat bir halde bekliyordu. Perişan olmuştu gidişiyle. Cebinde beş parası yoktu, zorlukla yaşamaya çalışıyordu. Ama o vardı yanında, sıkıntılarını unutturan. Şimdi o da yoktu. O, adamın yaşamının tek kaynağıydı, onsuz yaşayamayacağını adı gibi biliyordu. “gel artık...” Bugün gidişinin üçüncü günüydü. Adamın gözüne bir damla uyku girmemişti. Onun her an geri dönebileceği umuduyla sabırla bekliyordu. Bu terk edişle onun kıymetini çok daha iyi anlamıştı. “hayatımı sensiz nasıl yaşarım” Saatler geçiyor, o gelmiyordu. Çıkıp sokaklara aramak istedi bir ara. Ama düşündü, o bu şehirden çoktan gitmişti, aramak nafileydi. Hem bu yakıcı ağustos güneşinin altında sıcaktan bayılıp düşebilirdi. Perişanlığına perişanlık ekleyebilirdi. Onu burada bekleyecekti, kaybettiği bu viranede... “mutlaka gelecek, beni böyle bırakamaz” Öğle üzeriydi. Artan sıcak ve kuru havadan nefesi kesiliyordu. Eline Yeraltından Notlar’ı aldı. Defalarca okumuştu Dostoyevski’yi. Yine elindeydi, sefaletinin aynası gibiydi bu roman. Zorla okuduğu acı veren birkaç sayfasından sonra fırlatıp attı bir köşeye kitabı. “gelmeyecek mi yoksa?”  Ağlamak istedi, artık dayanamıyordu onun yokluğuna; ama ağlayamadı, göz pınarları dahi kurumuştu bu cehennem sıcağında. “dayanamayacağım” Tükenen takatinin son kırıntılarıyla ayağa kalktı, hafifçe sendeledi, kırık sandalyesine tutunmayacak olsa düşebilirdi. “gücüm bitti, o hala yok, gel, gel artık!” Zorlukla yürüyerek, lavabonun başına geldi. Çatlamış aynasına iyice yanaştı. Yüzünün ayrıntıları üzerinde gezindi gözleri. Nasıl da yaşlanmıştı şu üç günde. Uykusuzluktan kan çanağına dönen gözlerinin altındaki mor halkaların aynadaki silik akislerine kederle baktı. Duyduğu bir takım seslerle irkildi, “geliyor mu yoksa?” Seslere dikkatini verdi, evet bu onun sesiydi, geliyordu, adam emindi! Başını aynadan indirdi, üç gündür açık duran musluktan delice fışkıran suların lavaboyu sırılsıklam edişini zevkle seyretti. Adam sevinciyle kendinden geçti. Akan musluğa ağzını dayadı, kana kana içti... Dışarıdan gelip geçenler, mezarı andıran bu bodrum katının kırık pencerelerinden dışarıya akan seslerle irkildi. İçeriden galiba bir deli bağırıyordu var gücüyle ve neşeyle; “geldi!...” “geldi!...” “geldi!...”
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 62 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |