| NE ZAMAN BÜYÜDÜK... |
|
|
|
|
Mevsim bahardı,ağzımızdan süt kokusu henüz gitmişti.Saçlarımızda ana kokusu,dilimizde okul şarkıları vardı..Geceler uyumak için ,gündüzler ise sadece oyunlar için vardı… Kolay olmadı büyümek. Elma bahçesi bekçiliğiyle başladığımız hayat, daha sonraları birçok alanda bekçilik istedi. Elmalar, kuzular derken sonraları baktık ki, okul gibi çok farklı bir alan var önümüzde. Sabahları gittiğimiz okul, bizim için hep bir oyun alanı olmuştur. Biliyorduk, okul çıkışları bizi bekleyenin kuzular olduğunu. Hiç sevmezdim kuzu otlatmayı. Aslında oynamadığımız oyun kalmazdı; ama ben yine de sevmezdim kuzu otlatma işini. Çünkü o dönemlerde televizyonda yeni yeni diziler oynamaya başlıyor..Ee,tabi biz de çocuğuz,biz de gitmek istiyoruz farklı dünyalara. Hele o “Atlı Karınca” yok mu? Onun için az mı cefa çektik. Tam, o dizinin başlayacağı saatlerde, illa kuzuları bahçeye götürmemiz istenirdi, içimiz paramparça çıkartırdık kuzuları. Ama cin gibi fikirlerimizin karşısında imkânsızlıklar dayanmazdı. Kardeşimle çıkarttık kuzuları. Halamın kızı da annesi öfkelendiği için o da bize katılmış… Yani evden kaçmış, kaçtığı yer de “karşı komşu” yani biz. Neyse o da katıldı bize.Hava sıcak hala,Atlı Karınca başladı başlayacak… Altı tane kuzu bir tane de yaşlı bir koyun var önümüzde. Koyunun ayağından tutup zorla yatırdık. Biliyorduk ki,koyun yatınca kuzular da başında bekleyecekti. Aynen öyle de oldu. Koyunu yatırdık,kuzular da hemen yanında nöbete durdular. Biz de komşuda izledik diziyi;ama sıraya koymuştuk kuzuları kontrol etme işini.Sırası gelen dışarı çıkıp kuzulara bakıp geliyor. Şansın varsa kuzular dağılmamış oluyor;yok, şansızsan mecburen gideceksin kuzuların ardından. Sabah güneşi vururdu,elimizdeki kaymak sürülmüş ekmeğe. Öyle kızartılan ekmeklerle büyümedik,bizim ekmeğimiz güneşte ısınıyordu. Bilyelerimiz çamurdandı. Çamur bilyeler sadece bir gün dayandığı için de her gün yapmak zorunda kalıyorduk. Bilyelerimiz de biz gibi tazeydi. Hani biraz daha zorlasak,çömlekçiliğe başlayacağız;o kadar ki çamur işinde maharetliyiz. Sek sek oyunu var. Hani şu zıplayamadığım sek sek. Bir de evimizin önündeki sokak lambasının loş ışığı altında oynadığımız oyunlarımız var. Sağlam halini hiçbir zaman hatırlayamadığımız patlamış bir top elimizde. Öncesinde oynadığımız “can oyunu”nun hemen ardından “yakan top” ve daha da yetmeyince kızlı-erkekli “futbol”…Sahalarla tanışmışlığım oradan gelir. Sağ olsun abim, beni de alırdı takıma,tabi ne zaman alırdı;en çaresiz zamanlarda. Olsun,beş dakika da olsa,o oyuna dahil oluyordum ya,o bana yetiyordu. Geceye beş kala eve dönerdik. Sonradan anlardık ki,annem kaçıncı seslenişinde. Gülerek çıktığımız eve,şimdi korka korka dönüyoruz. Annem sinir küpü. Efil efil yüreciğimiz. Ama anne yüreği işte,dayanamıyor ve biz de, bir geceyi daha atlatıyoruz dayak yemeden. Mevsim hep bahar-yaz değildi. Bir de karakış vardı. Asıl oyunların oynandığı mevsim. Zor bela edindiğimiz cam bilyeler ve şöhret kağıtları elimizde. Akşamları onlarla oynarken gündüzleri kendi emeğimizle oluşturduğumuz kayak alanlarımız. O zamanlar ne kadar çok severdik karakışı,tipiyi. Kar fırtınası oldu mu,ohh,değmeyin keyfimize. Evde yanan fırınlı sobada pişirilen kömbenin kokusu uyandırırdı bizi. Bir de,biliyorduk ki,tipiden sonra her yan donacak ve bizim de kayak için alanımız hazır hale gelecek. Aynen de öyle olurdu. Kahvaltıyı yapıp çıkardık,evimizin yan tarafında az yokuş olan yola… Aman birileri yoldan geçerken düşecekmiş,yok bize kızacaklarmış,hiiiç umrumuzda olmazdı. Yanlıştı tabi; ama o zamanlar yanlışı tanımamıştık zaten…Şimdi diyorum ki :iyi ki de tanımamışım. O zamanlar,ekmeğimiz güneşle ısındı, ellerimiz çamurdan çatladı, dizileri hep yarım izledik komşunun penceresinden, sahici oyuncaklarımız hiç olmadı, topumuz hiçbir zaman en yükseğe havalanmadı…Tüm bunlara rağmen,öylesine yürektendi ki yanağımızdaki gülüşler, öylesine büyüktü ki içimizdeki neşe. Biz arkadaştık başkalarıyla ve başkalarının kuzularıyla arkadaştı kuzularımız koyaklarda… Yayla kısmını anlatmadım daha. Belki başka zaman oraya da gideriz. Bir tas buz gibi ayranı içerken, tereyağ kokulu bulgur pilavına kaşık sallarız. Biz büyüdük dünya büyüdü,sorunlar büyüdü,çözümler azaldı. Oysa o zaman, en büyük sorun yandığında can tutamamaktı. Canı da tutunca dünyanın en güzel mutluluğunu yakalamış oluyorduk…Sorunlarımız çabuk çözülürdü,oysa biz küçüktük. Şimdi büyüdük ve sorunlarımızı çözemez hale geldik. Gülüşlerimiz donuklaşırken,içimizdeki neşe kendine bile yetemez hale geldi… O zaman mı büyüktük,şimdi mi büyüğüz anlayamadım… SHRYELİ Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 289 | Yazdır | E-posta
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
|||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|